İte ataram yada satmaram!

İte ataram yada satmaram!

Hani bazı hikayeler vardır ya çok kısa veya bir kaç sayfalık. Örneğin: Ernest Hemingway’in 6 kelimelik veya  yazarını bılmediğim o mehşur  altı kelimelik ”Babam savaştan döndü, bayrağa sarılı olarak” hikayeleri gibi. Belki  bu hikaye bu kadar kısa değil ancak daha çok şey öğrettiğine veya çağrıştırdığına eminim. Kısaca hikayenin kendisi bir veya bir buçuk sayfa belki daha kısa ama anlamını, mealini yazacak olursak  kim bilir kaç raf doldurur. Azerbaycan Edebiyatının sevilen isimlerinden biri olan Mir Celal Paşayev’in Azerbaycan Türkçesinde yazmış olan ”Bir gencin manifesti” kitabında biz sunduğu bu hikaye, o hikayelerden.

İte atarım ama yadlara satmam!

Serin bir Eylül sabahıydı. Sabah da denmezdi. Çünki hava tam ışıklanmamış, hava açılmamıştı. Bu alacakaranlıkta şehire giden dolambaçlı, çamurlu yol çok kalabalıktı. İnsanlar şehire, hafta pazarına gidiyorlardı. Kimi önüne katıp kovaladığı sütveren ineğini, kimisi koyun kuzusunu sabah sıftahında satmak için acel ediyordu. Uzak köylerin birinden eşek üstünde pekmez getiren de vardı. Yayalardan biri sırtında bohça, bir başkası arkasına bir şele odunla gidiyordu pazara. Genç bir kadın yemiyip biriktirdiği, yumurtalarla dolu sepeti yavrusu gibi kucağına alıp dikkatlice başıaşağı yürüyordu. Yaşlı biri, horozu eliyle iyice göğsüne sıkıp ve diğer elindeki bir sepet kızılcık kurusu ile ağır-ağır yürüyordu.

 

Gökyüzü yavaş yavaş açılıyor, köylüler şehire yaklaşıyordu. Sona da pazar gidenlerin arasındaydı. O, ömründe ilk kez hafta pazarına gidiyordu. Yusif-Züleyha halısını satmak için pazara götürüyordu. Halıyı Sona kendi dokumuşdu, niyyeti de büyük oğlu Merdanın düğünde gelin odasının duvarından asmakdı. Sona yıllar boyu

nca bu arzusunu yüreğinde beslemişdi. O mutlu günü sabırsızlıkla bekliyordu ama her şey değişdi. Sonanın eşi vefat etti çocukları yetim kaldı. İhtiyaç kadını çok sıkdı. Sona da Yusif-Züleyhasını eline alıp pazara götürmeli oldu.

Hafta pazarı eski, yıkık bir hasarlı anlanın içindeydi. Satanların ve alanrın için her tür insan vardı. Ancak herkesin dikkatini kısa tuman, baldırı açık ilginç libaslı bir çekiyordu. Her kesin ingiliz diye bir birine gösterdiği bu şahs kimseye aldırmadan, hiç bir şeyden çekinmeden pazarda geziyor, her şeye göz yetiriyordu. İngilizin yanında uzun etekli bir tacir geziyordu. İngilizi her isteğine baş eğip, sağ sola koşturuyordu.

Halıyı ingilizde görmüşdü. Hay

retler içinde donup kalmıştı. O halının önünde eğilip, açgözlükle halıya bakıyor ve onu okşuyordu. Sonra yanındaki  tacire bir şeyler söyledi. Tacir sordu.

-Halının sahibi nerde?

Sona susdu. Oradkiler Sonayı gösterdi

-Abla fiyatı nedir

Sona sanki uykudan uyandı. O halıya fiyat bir biçmemişti.

İngiliz heyacan içinde idi. Yerinde duramıyordu. İngiliz yine halıya bakdı, sonra baya yaklaşıp inceledi, sonra yine kenardan baktı. Halının haşiyelerini, ilmelerini dikkatlice gözden geçiriyordu, halını eline alıp göğsüne tutdu. Sonra halıyı tacire verip duvardan as

ılmış gibi tutmasını istedi.

Onları izleyen kalabalıktan birileri dedi: ”Galiba ingiliz el işi olduğuna inanmıyor, nasıl inansınki bu sıradan bir insan yapamaz. Bu ki kudret kalemiy

le çizilmiş resimdir, bu Allah vergisidir. Aferin böyle parmaklara”

Tacir kollarını geniş açtı. İngiliz yine yakından-uzaktan, sağdan-soldan, yukarıdan aşağıdan baktı. Sonra sanki bir rahatlık çöktü içine,

mutluluğu yüzünden belliydi. İngiliz yine tacire bişeyler söyledi.Tacir yine halının fiyatını sordu

Sona etrafına baktı, herkesde meyus, mutsuz bir yüz ifadesi vardı. Sanki herkes bu sanat eserinin yadlara gitmsini istemiyordu. O halıyı bir

inigilize

kıyamıyorlardı. Sona bir anlık düşündü: ama neden, kendi elleriyle ilme-ilme dokuduğum, binbir arzuyla sakladığı halı, kendi oğluna değil de bu davetsiz misafire nasip olsun.

Yüzünü ingilize taraf tutarak söyledi: Satmıyorum!

Herkes merak içindeydi.  O arada onları merakla izleyen sus satan çocuk kalablığın içinden seslendi: Ne kadar söylersen verirler abla.

Hakikatende inigiliz bu halıya çok para harcamaya hazırdı. Tacir yüz altın teklif etti, Sona ise yine aynı tonda aynı cevabı verdi.

Satmıyorum! Ne ingilize satıyorum nede altına! Sona halıyı topladı. İngilizin yüzü bembeyaz oldu, çenesi tiremeye başladı.  Tacir onun dediğini Sonaya tercüme etti, diyor ki, ” onu nereye götürsende eninde sonunda onu ben alacağım.”

Sona sert bakışlarla ingilize ve tacire bakıp eliyle red işaresini verdi. Bu kez daha sert ve daha net bir şekilde İngiliz ve tacire böyle söyledi. İte atarım ama yadlara satmam! Sona sırtını İngiliz ve tacire çevirip orada uzaklaştı. Pazardakı yüzlerle insanın seviçli, alkışlı bakışları Sonanı uğurluyordu.

Sevgili Okur:

Hikaye Azerbaycan Türkçesinde yazıldığından, çeviri hataları ola bilir. eğer böyle birle durumla karşılatıysanız lütfen yorumlarda bildirin.

Yorumlarınız bizim için önemlidir.
Lütfen paylaşmayı es geçmeyelim
Muradov

Muradov

Blogger

Bir Cevap Yazın